Bir Transeksüelin Hapishane Deneyimi

Posted on 4 Eylül 2013

1


KAOS GL’nin internet sitesinde hapishane deneyimi olan Buse Kılıçkaya ile yapılmış bir röportaj bulunuyor. 2008 tarihli olmasına rağmen önemli tanıklıklar içeren bu röportajı LGBT Hapiste blogumuzu aynı zamanda bu konudaki bütün bilgileri derleyeceğimiz bir arşiv olarak da düşündüğümüzden okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Eşcinsel ve Tutsak Olmak!

Haber: Barış Sulu

Benim cezaevi deneyimim bir aşk hikâyesiyle başlıyor öncelikle. Neler olduğunu, nasıl cezaevine girdiğimi, cezaevindeki günlerimi ve eşcinsel, travesti, transeksüel bireylerin cezaevlerinde neler yaşadıklarına dair deneyim aktarımı yapacağım. Buse Kılıçkaya’nın ağzından cezaevi deneyimi.

KAOS GL – 07/10/2008

Tarih: 21 Eylül 2008

Yer: Orta Dünya Kafe – Ankara

Konuşmacı: Buse Kılıçkaya

21-22 yaşlarındaydım, bir sevgilim vardı, seksi işçiliği yapmıyordum ancak seks işçiliği yaparken tanıştığım bir birliktelikti, tabii ki birlikte olduğum insan benim seks işçiliği yapmama dayanamıyordu ve sürekli “Bırak, dayanamıyorum, bu benim için ağır bir travma” diyordu. Hayatını seks işçiliği ile geçindiren bir insandım ve bırakma kararı benim için çok zorlu ve ciddi bir karardı. O çok sevdiğim ve değer verdiğim bir insandı ve her ne olursa olsun bırakmaya karar verdim böylece. O dönemlerde biraz daha lüks bir evde yaşıyorduk ama seksi işçiliğini bırakınca daha muhafazakâr bir çevrede ve kısıtlı bir evde yaşamaya karar verdik. Çok güzel bir ilişkiydi, hayatımdaki en güzel aşklardan bir tanesiydi. Yeri geldi aç kaldık, yeri geldi susuz kaldık, hastalandık ama hiç birbirimizi bırakmadık o süreçte. Her konuda birbirimize göğüs gerdik. Bir hafta boyunca bir kesme şekerle idare ettiğimiz günleri bilirim. O hasta iken yalnızca tarhana çorbası yapıp “Ben içtim hayatım, sen ye” dediğim bir aşk bu. Sonrasında birlikte olduğum kişi bana yetemediğini düşündüğü için yanlış bir işe karışıyor, Buse’yi daha rahat ettireyim diye, bu yanlış iş dediğim de sahte dolar işi.

nerden kazanıyorsun diye sormuyordum

Evin içerisine artık para geliyor, rahat da yaşamaya başladık ama bu para nerden geliyor, soruyorsun, “Sen karışma” yanıtını alıyorsun. Sonuçta hani erkek bakış açısıyla yaşamaya alışılmış, ben o dönemlerde erkekliği ve kadınlığı sorguluyor da değildim ve öğretilenler vardı, öğretiler içerisinde kadın evinde oturur, erkek ona bakmakla yükümlüdür de vardı ve çevremde baktığım roller de hep bu şekildeydi. Çevremdeki kadınlıklara bakarak yaşadığım için bu hiç de problem değildi. Erkek izin vermiyorsa vermiyordur ve daha fazla sorgulanması da gerekmez düşüncesi içerisindeydim. Şu anda öyle bir düşünce içerisinde değilim. Bir süre sonra beni doğum günümde annemlere götürmek istediğini söyledi, uzun süreden beri annemlere gitmek istiyordum ve gidemiyordum. “Beraber gidelim, annenleri gör, sana verdiğim sözü yerine getireyim” dedi. Bir de “araba kiraladım” dedi. Yeni yılı annemlerde geçirdik böylece. “Ablanlara da götüreyim seni, bütün istediklerini yerine getireyim sonrasında da İstanbul’a geri döneriz” dedi. Ben de ah ne güzel olur, bu kadar sıkıntımız da kalmadı artık, düzene giriyoruz, eşimin sevgisi ve benim ona olan sevgim çok güzel derken Çorum’da, arkadaşını da arabaya almıştı bir tane, ben yorulunca o kullanır demişti, yola çıktık. Çorum’da derken polisler yolumuzu çevirdi, apar topar gözaltına alındık. Hayatımda ilk cezaevi deneyimimdi. Götürüldüm ve yargılanmaya başladık, ifadeler, nezarethaneler…

ilk cezaevi deneyimi

İlk arayacağım kişi annemdi, “anne bir şey anlatmıyorlar, yargılanacaksınız diyorlar” dedim. Erkek arkadaşım ve arkadaşı her şeyi itiraf etmiş, biz evet böyle böyle bir işin içindeydik diye, ben de bu yargılamanın içerisine böylece dâhil oldum, mahkemeye çıkartıldım, mahkeme tutuklanmamızı talep etti. Bu da benim hayatımdaki ilk cezaevi deneyimimdi. Zor bir süreç, yıllarca çok güvendiğin, birlikte yaşadığın, omuz dayadığın insandan böyle bir şey gelmesi. Beni üzmedi, bunu benim için yapması, beni seks işçiliği üzerinden var etmeyip, böyle bir mücadele vermesi beni mutlu da etmişti açıkçası. Ama hayatımdaki ilk karakol, ilk demir parmaklıklarla karşılaşmamdı ve çok zordu. Cezaevine girdiğim zaman, hâlâ inanmıyordum, demir kapılar, sesler… Hâlâ mesela demir kapılara karşı irkilirim. Ben cezaevindeydim, karşılıklıydı koğuşlarımız ve birbirimizi görüyorduk. Annemler geldi ziyaretimize ikinci gün. Annemlerle görüştükten sonra biraz daha rahatlamıştım. Buradan çıkacağım ve suçsuzum düşüncesi vardı. Bir soba, dört beş tane ranza… Ayrı bir yere koymuşlardı beni, soba tütüyor, nerde olduğunu bilmiyorsun, ben neden buradayım diye sorguluyorsun, yalnızsın, sabaha kadar uyumamıştım bu nedenle. Ertesi gün bir gardiyanın tacizine uğradım akşama doğru, “gel, yukarıda televizyon seyredelim” dedi. Küçük bir cezaeviydi girdiğim, Alaca cezaeviydi. Daha çok ürkmüştüm, kendimi daha çok savunmasız hissetmiştim, demir kapılar, duvarlar, ranzalar ve ben. Bağırsam ne olur, nereye gider ses? Uyumamıştım, ranzanın bir köşesinde bacaklarımı kolumun arasına alıp oturmuş ve ağlamıştım sabaha kadar.
Ertesi gün sevgilime pencereden görüşebildiğim için bu olayı anlatmıştım ve bir sonraki gün sayım vermemişlerdi. Baktılar ki olay ciddi boyutta, ben de sonuna kadar savunacağım, bizi Sungurlu Cezaevine götürdüler. Sungurlu Cezaevinde üst araması yapılıyor ama tamamen çırılçıplak yapılıyor, arayacak kişilerin hepsi de erkek gardiyanlar. Sevgilimi aldılar bir kenara, oradan bana “Buse kesinlikle soyunmayacaksın, bunlara teslim olmayacaksın, soyundurmam ben seni” diyor, orada gardiyanlarla tartışmaya başladı, ben de “merak etme soyunmayacağım, sonuna kadar da direneceğim” sözü verdim, rahatladı, onları alıp götürdüler bir yere yerleştirdiler. Benim aranmam geldiğinde soyunacaksın dediler elbette, ben de aranmak istemiyorum, soyunmayacağım diye direttim. Müdürü çağırttırdım, transeksüel olduğumu söyledim, erkeklerin aramasının benim için yıpratıcı olduğunu, benim bedenimin birileri tarafından kontrol edilip aranmasının benim açımdan çok acı verici olacağını söyledim ve “ne yapacağız, senin aranman gerekiyor” dediklerinde doktor kontrolü altında aranmayı kabul ettim.

tek kişilik hücre

Sonra beni tek kişilik bir hücreye yerleştirdiler, beton yatak, beton yatak üzerinde pis bir yatak, yatağın üzerinde kahverengi, üzerinde armalı bir battaniye. Bir duvarla tuvaletin ayrılmış, iğrenç bir kokunun içerisinde yaşa diyorlar sana, tamamen bunalıma girdim. Bunu yaşamamın benim insanlığımı kaybettirdiğini düşünmeye başladım, yemek yememeye başladım, ölüm bu noktada bir kurtuluştu, 7-8 gün yemek yemedim, psikolog geliyor, müdür geliyor ikna etmeye çalışıyor, duvarlarda önceden yatmış kişilerin yazılarını okuyordum, ulaşacağım kimse yoktu. Tek ulaşacağım yine ailemdi ve ben aileme durumuma ilişkin yazıyordum. Çok açık yazarsan durumunu bu mektup gitmeyecek demişlerdi. Sadece hatır sorma üzerinden mektup yaz demişlerdi. Ben de sadece sevgilime ve annemlere hatır soran mektuplar yazıyordum.

savcı geldi, koğuşa yerleşebildim

Derken savcı durumun ciddiyetini anlamış, savcı geldi, “kalk ayağa” dediler savcı geldiğinde, benim ayağa kalkacak halim yok sendeliyorum, adam benim gözümün içerisine bakıyor, ben hiçbir şey söyleyemiyorum adama, sadece gözyaşı döküyorum. Durumum bu, bu insanlık mıdır, diyemiyorum sadece ağlıyorum. Sonra savcı “bunu bir koğuşa yerleştirin” dedi. O gün apar topar bir koğuşa yerleştirildim.

askerlerin yanında doktor anal muayene yaptı

Ertesi gün fotoğraf çekme, hastaneye gitme gibi şeyler başladı. Bunlar da travma yaratan şeylerdi, transeksüel olduğum için her girdiğim muayene odasında doktorların gülüşmeleri, insanların bakışlarıyla taciz edilmem çok bunaltan bir şeydi ve “ben transeksüelim, tek kişilik yerde tutuluyorum, durumum çok kötü, kendimi iyi hissetmiyorum” dediğimde bir doktor “anal muayene yapacağız parmakla” dedi. “Nasıl yani” dedim. Askerler orda bakıyorlar, doktor da “ben anal muayene yapmak istiyorum sana, pozisyonu al” dedi. Eldiveni taktı, benim için inanılmaz korkunç bir deneyimdi, terler döktüm ve sonra döndü “hayır sen daha önce hiç ilişkiye girmemişsin” dedi. “O yüzden ayrı yerde tutulacaksın” dedi. Tekrar askerlerin içinde üstümü başımı giyindim.
Hani bir yere kadar direniyorsun, bir noktadan sonra bu işkence bitsin ne yapıyorlarsa yapsınlar, ne kadar yatacaksam yatayım, diyorsun, biran önce buradan kurtulmalıyım diyorsun.

kaos gl’ye yazmak istedim

Kaos GL’yi o dönemler biliyordum ve mektup yazayım, durumumu anlatayım dedim ama adresi yoktu. En azından dergiler gönderirler demiştim. Ama bu olmadı. Ailem de adresini bulamadı.

1 ay kadar ben cezaevinde kaldım muayeneden sonra. Görüş günleri ailem ayrı tutulup herkesin görüşmesi bittikten sonra alınıyorlardı. Televizyonum vardı, mektup yazabiliyordum, ama yalnızdım. En azından aynı cezaevinde sevgilinizin olduğunu bilmek size bir güç veriyor ve onun sevgisiyle yaşayabiliyorsun.

kadın mahkumların dayanışması

Herkes banyosunu yaptıktan sonra hamam gibi bir yer vardı, yarım saat içerisinde duş alıp çıkmam söyleniyordu. İlk gittiğim günlerde elimizde para yoktu ve kadınlar koğuşundan benim geldiğimi duyunca şampuan, lif, sabun gibi ihtiyaçlarımı gönderdiler, kadınların dayanışmasını gördüm yani. Bu beni mutlu etmişti.

mahkemede bekletiyorlar, insanlar seyrediyordu

Mahkeme sürecinde arkadaşlarım hayır bunun suçu yok deseler de, dört beş kişi sürekli gözümün içine bakıyordu, ne dediklerini bile anlamıyordum, hâkimlerin savcıların o maddeli konuşmalarını anlamıyordum ve çözemiyordum. Mahkeme bittiğinde bir süre bekletiyorlardı, insanlar da seyrediyorlardı, bir transeksüel geldi diye herkes duymuştu. Bir kadın geldi, farkına varmadan yanıma oturdu, sonra kadının kulağına birisi bir şey söyledi, kadın bir anda panikledi, kalktı ve kaçtı, transeksüel olduğum söylenmişti, kadın da bilmiyor tabii, artık dönme mi dediler, ne dediler bilmiyorum. Böyle günler yaşadım ve üç aylık yargılamanın sonunda ben cezaevinden çıktım. Çıktığımı da anlamadım, tahliye demiş hâkim, ben hâlâ durumum çok kötü diye anlatmaya çalışıyorum, neyse çıktığımda rüya gibiydi.

nihayet tahliye oldum

Ailede çok sevilen bir insanım, bütün akrabalarım gelmişti, bu beni çok mutlu etmişti, hepsine sarıldım ve dışarıda olduğumu anlayamamıştım, sevgilim ve o arkadaşı da çıkmıştı, hâlâ gardiyanlar var ve ben hâlâ sevgilime sarılamıyorum, o da benim için zor bir andı. Sevgilim bir transeksüelle birlikte olduğu için sorunlar yaşamıştı, cezaevi içinde bir transeksüelin sevgilisi olduğu dağılmıştı kulaktan kulağa. Çıktığımda iki yıl yedi ay ceza aldığımızı ve bunu temyize verilmesi gerektiğini ve yargı süreci olduğunu öğrendik, gittik temyize verdik işlemler başladı.

tecridin gerekçesi olamaz

Bu deneyimimi ilk kez 2003 yılında Kaos GL’nin sempozyumunda anlattım. O dönemde şunları yaşadım, tecridin insanların hayatında çok ciddi problemler yaşattığını, bir insanın tek kişilik koğuşlarda ve hücrelerde tutularak insansızlaştırılması, onursuzlaştırılmasının, bütün hayatında çok ciddi olumsuz yansımaları olduğunun farkına vardım.
Ne olursa olsun, kimin ne suçu olursa olsun tecridin bir insanlık suçu olduğunu bütün kalbimle söyleyebilirim. Bizler doğarken suçlarla doğmuyoruz. Bir şekilde suçlara itiliyoruz ve bu suçların içerisinde kendi yaşamlarımızı kaybettirilmeye yönelik suçlar işleniyor, aslında bunun farkında değiliz. Çevre, şartlar ve yaşatılanlar, görüşlerimiz bizi cezaevlerine sokabiliyor. Cezaevleri biraz bilmediğimiz bir dünya. Binlerce insan içeride.

özgürlük mücadelesi verirken yeniden cezaevine

Cezaevinde dayanışma, mektup çok önemli. Bana gelen mektupları belki on defa okudum orada. Yalnızlık çok zor. En son da işte 2008 Ocak ayında cezaevine girdim. Bir gün evdeyim, o gün de toplantım vardı, bahane arıyorum gitmemek için, evde kalasım var, kafamı dinlerim diyorum. Polis geldi bir kâğıtla bu olaydan 7 yıl sonra. Ceza yatacaksınız diyor kâğıtta, üç ay on beş gün. Tabii ben bunu anlamadım o an. Üç ay on beş gün bana yıllar gibi geldi o an, o tramvayı yıllar önce yaşamıştım çünkü. Ben bunu tekrar nasıl yaşarım diye düşünmeye başladım, Pembe Hayat’ın avukatı Senem Doğanoğlu’na telefon açtım hemen, “Senem böyle böyle yazan bir kâğıt geldi, ben ceza mı yatacağım, yatmayacağım ama yatacağım gibi mi görünüyor” dedim. O da “Sen dur, ben hemen yanına geliyorum” dedi. Geldi eve, “yatacak mıyım” dedim, O da “yatacaksın” dedi ben ağlamaya başladım. Benim için çok zor bir durumdu. Şöyle bir zorluğu vardı artık ekstradan, özgürlük mücadelesi veren bir insanım ve özgürlüğüme çok düşkünüm, hayatımın içerisinde özgürlüklerin mücadelesini verirken tekrar öyle bir yere kapatılmam benim için ayrıca zor olacaktı.

Derken Umut (Güner), Selaylar, bir, iki derken evin içi kalabalıklaştı, hepimiz ağlıyoruz ama Ahmet Kaya’nın kasetini koymuştuk, ağlıyoruz hepimiz. Barış (Sulu) ona keza, Barış inanamıyor, çünkü biz Barışla ev arkadaşıyız ve sürekli yan yanayız, bütün acımızı, tatlımızı sürekli beraber paylaşırız, biz birbirimiz gözüne baktıkça doluyoruz. Ne yapalım ne yapalım derken, bu süreyi dolu dolu değerlendirelim dedik. Hrant Dink’in cenaze törenine gidecektim, 18’inde de teslim olmam gerekiyordu. Ben de ne olursa olsun 19’unda teslim olacağım dedim bu vesileyle.

Sonrasında cezaevinden arkadaşlara mektup yazıldı, cezaevinde birkaç arkadaş vardı “Buse lütfen 18’inde teslim ol, yanımıza gelmenin tek yöntemi budur” dediklerinde ben de, tamam bu hayalimi de diğer seneye erteleyeyim, teslim olayım dedim.

dayanışmayı gördüm, biz bir aileydik

O süre zarfında şunu çok iyi gördüm; ben artık yalnız değildim çok kalabalık bir ailem vardı, 18’ine göre yaşadığım süre, örgütlü olmanın, örgütlenmenin, mücadele vermenin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir süreydi. Evet, biz belki birçoğumuz birbirimizi çoğu zaman göremiyoruz ama yaşadığımız olaylar, yaşadığımız hayat birbirine çok benzer. Bu ülkede yaşarken hepimiz aynı baskılanmayı, aynı yansımayı buluyoruz bir şekliyle, ucundan kenarından bir şekliyle yaşatılıyoruz.

Biz bir hafta boyunca her gün içtik, her gün ağlaşmalar, görüşmeler, konuşmalar, o aile gittikçe büyüyordu, her geçen gün daha da kalabalıklaşıyordu. “Buse sen özgürlüğü içine sindirmiş bir insansın ve hayatı nerde olursan ol yaşarsın” demeye başladım kendime. Arkadaşlarımın gözyaşları artık beni üzmeye başlamıştı ve artık ben onları teskin etmeye başlamıştım, “ya arkadaşlar bir şey değil, üç ay on beş gün çıkıp geleceğim” diyordum. Sonrasında bir an önce gideyim de geleyim artık, lanet olsun, insanların durumunu, ruh halini gördükçe. Herkes, dernekle ilgili ne yapacağız, nasıl olacak diye soruyordu.
Pembe Hayat’ın hiyerarşik bir örgütlenmesi yok ve bunun için çabalayan bir derneğiz, Buse cezaevine girdiğinde Pembe Hayat yürüyecek mi, arkamızdaki arkadaşlar bunu sürdürebilecek mi… Sürdürmenin ne kadar önemli olduğunun bilincine varmaları açısından çok önemliydi bu süreç ki onların hepsine tek tek teşekkür ediyorum. Pembe Hayat belki haftada üç gün kapıları açıldı ama yürüttüler, vergi borçları, elektriği, kirası, şunları, bunları ödendi, güzel bir dayanışma sergilendi.

moderndi ama yine tek kişilik hücreydi

Cezaevine girme sürecimi anlatayım. Cezaevine araba yaklaşmaya başladığında bu arabanın lastikleri keşke arka arkaya dönse diye düşündüm. O kadar kendimi kötü hissediyordum, belli etmiyorduk birbirimize, en azından dinleneceksin üç ay diyorlardı, tatil yapacaksın diyorlardı ama öyle olmuyor. Tek travmam soyundurulmamdı benim, cezaevine nasıl gireceğimi düşünüyordum. Kadınım ve benim bedenime benim istemim dışında herhangi bir insanın dokunması beni rahatsız eden bir şey. Birçok gelişmiş alet var ve hâlâ bu yapılıyor. Direndim ve sadece üst tarafımı açmam söylendi, eşofmanlarımı indirmedim, eşyalarımı seçerken cihazlar ötmesin diye özellikle seçmiştim. Yine tek kişilik bir hücreye götürüldüm. Orada arkadaşlarımdan ayrılmak çok zordu, Selay, Senem, Tuna vardı. Girdim cezaevine ama çok zordu benim için. Burası biraz daha moderndi ama ne olursa olsun yine tek kişiydim.

Gardiyanlar cezaevine bir transeksüelin geldiğini duymuşlar ve herkes gelip bakıp gidiyordu. O demir kapı her açıldığında yatağımdan fırlıyordum, çok rahatsız ediciydi. Dediğim gibi Hrant Dink’in ölüm yıldönümüydü, arkadaşlarım şu an şuradadır, şunları yapıyorlardır diye onları düşünmeye çalışıyordum. Orada 22 gün tutuldum. 22 gün boyunca havalandırma hakkım yoktu, dışarı çıkartılmıyordum, Çorum’da da böyleydi, koydukları yer erkeklerin kısmıydı. Sadece kütüphanesinden istediğim zaman yararlanabiliyordum. Her görüşe çıktığımda, her avukatım geldiğinde üstüm aranıyordu, taciz eder gibi arandığı da oluyordu. Kimlikteki ismimle hitap ediliyordum, bu benim için çok sorunlu bir şeydi. Bunları müdürle konuşmak için dilekçe yazdım ve anlattım. Sonrasında ismimin Buse olarak söylenmesinde bir sakınca olmadığını söylediler ama bazıları inadına söylüyorlardı zaman zaman. Mazgal dedikleri küçük bir yer var ve oradan insanlığını unutturacak bir şekilde yemekler veriyorlar. İlk girdiğimde bizim arkadaşlardan yemek vesaire bir şeyler geldi, aslında yasakmış ama gardiyanlarla araları çok iyi olduğu için gönderiyorlar. Gün boyu yemek yememiştim aslında çok ciddi derecede sıkıntılıydım. Cezaevine girdiğim akşam karnımın acıktığını hissettim artık. Arkadaşların yolladığı bir pet şişede deterjan göndermişler, ben onu meyve suyu diye o dalgınlıkla iç ve istifra etmeye başla, sonrasında üç dört gün yemek yiyemedim midem kötü oldu.

cezaevinde mektup almak gibisi yok

Sonrasında alışmaya başladım, ben buraya kendimi alıştırmak zorundayım, “üç ay on beş gün yatacağım burada ne yapabilirim önüme koymam gerekiyor” dedim. Artık ben daha güçlüydüm. Örgütlü mücadelenin içerisinden geliyordum ve arkadaşlarımın beni yalnız bırakmayacaklarının çok farkındaydım. Her şeyden önce güvendiğim insanlardan bir tanesi Selay’dı. Benim için dost denilebilecek bir kişi. Cezaevine girdiğim günden, cezaevinden çıktığım güne kadar hiç yalnız bırakmayan kişilerden bir tanesiydi. Yağmur yağıyor, bir gün ziyaretçim gelmemiş ve ben o kadar ziyaretçimin gelmesine alışmışım ki, mektubu geldi Selay’ın. “Ben bugün oradaydım, sen beni görmedin ama” diye yazması çok güzeldi. İnsanın hayatında dostlar çok önemli. Hele de gerçekten doğru bir eksende yürüyorsan bu daha önemli.

“sizin güvenliğinizi sağlayamıyoruz”

İnanılmaz mektuplar geldi, inanılmaz zor şeyler yaşadık. Ben 22 gün tek başına kaldıktan sonra orada mücadeleyle arkadaşlarımın yanına geçtim. Transeksüeller üç kişilik ve en köşedeki koğuşlardan yararlandırılıyordu. Bir araya getirilmiyorlardı. Dokuz kişilik koğuşlar da vardı ama açmıyorlardı. Her şey için bir gerekçe gösteriyorlardı. Ben arkadaşlarımın yanına geldiğimde daha da rahatlamıştım. Artık onlarla sabahlara kadar oturup çok güzel paylaşımlarda bulunabiliyorduk. Diğer koğuştaki arkadaşlarımızla konuşabiliyorduk. Volta atıyorduk, okuma yazma bilmeyen iki arkadaşımız vardı onlara okuma yazma öğretebiliyorduk. İnsanın hayatındaki en önemli şeylerden bir tanesi eğitim hakkıdır. Orada eğitim hakkı bir transeksüel olduğun için göz ardı edilebiliyordu. Herkes haftada üç dört gün okuma yazma kursuna gidebilirken transeksüel arkadaşlara haftada bir gün veriliyordu. Gerekçe olarak da “sizin güvenliğinizi sağlayamıyoruz” deniliyordu. Ama biryandan da sınavlara 30 tane öğrencinin içerisinde sokabiliyorlardı. Ben bunları müdürle konuştum ve cezaevinde mücadele başladı. Ben çıkacaktım ama birçok arkadaşım orada kalacaktı, kimisi 8 yıl, kimisi 10 yıl, kimisi 30 yıl ceza almış insanlardı. Sorgulayan bir hale gelmiştik. Müdüre dilekçe yazabiliyorduk. Çok da iyi bir diyalogumuz gelişti müdürle. Kendi içimizde tartışmalarımız da oluyordu zaman zaman ve cezaevi içinden korunan bir transeksüel olduğunu da öğrendik, sürekli neler konuşuluyor, neler yapılıyor direk bilgilerin dışarı çıktığının farkına vardık. Bizim için bu problem değildi ama içimizde bir transeksüelin böyle davranış sergilemesi hoş değildi.

Ne olursa olsun komün yaşıyorduk. Çünkü birçok arkadaşımızın parası gelmiyordu ve benim paramın olduğu yerde onların parasının olmaması beni üzen bir şeydi. Para gelen iki üç arkadaş vardı ve diğer arkadaşların bir sigara bile alacak durumu yoktu. Mektuplarımızı bile paylaşıyorduk. Bir iki tahliyemiz oldu, zılgıtlarla uğurladık. Mektuplar bekledik o arkadaşlardan ama dışarıda başka bir hayat var elbette.

Bir arkadaşın lafı var cezaevinde olan beni çok etkilemişti, “sanki burada doğmuşum büyümüşüm, dışarıda nasıl bir hayat var, hayat var mı acaba bilmiyorum” diye. Orada durmak artık onu dışarıdan o kadar koparan bir durum olmuş ki, dışarıda bir yaşamın olduğunun farkında bile değil. Onun için yaşam sadece gökyüzünden ibaret, uçan kuşlardan. Onun için gezmeye gitmek, sosyalleşmek, koğuşundan revire gitmek kadar bir şey. Onu bu mutlu edebiliyor.

eşcinsel veya transsan tecride

Bir transeksüel için cezaevinde olmak çok zor bir şey. Ben asla cezaevine gireceğim diye düşünmedim mesela. Ama hayat seni her yere sürükleyebiliyor… Anlattıklarımın içerisinden birçok hikâye çıkarılabilir. Her birey için çok zordur cezaevinde olmak ama açık olan gey, lezbiyen, biseksüel, travesti ve transeksüelleri için daha da zor. Açık olduğu bilinen LGBTT kişilerin tamamen tecrit altında tutulduğu bir yer cezaevleri. Hiç aklımın ucundan geçmezdi cezaevine gireceğim. Suçlu kim ortada…

Reklamlar
Posted in: Uncategorized